Dostoyevskaya İstasyonu

Gevezeliğime fazla sabredemedi: “Ama azizim, tam da bu nedenle birbirlerine çok benzeyenler, kendi felaketlerini görmemek için diğerini anlamak istemeyebilir.”

Nevski’den Vladimirskaya Caddesi’ne döneli bir hayli olmuştu. Sustuk. Bozulduğumu fark etmiş olmalı ki, “Yine de düşüneceğim söylediklerinizi” dedi. Evin önüne kadar sessizce yürüdük. İçeride hatırı sayılır bir kalabalık vardı. Gişeden bir bilet aldım. Vestiyerdeki yaşlı kadına paltomu teslim ettim. Tüm bunlardan sonra, karşılaştığımızdan beri ilk kez, Fyodor Mihayloviç’in yüzündeki neşenin yerini bir hüzün aldı. Yukarıda onun yazdığı roman kahramanlarını ve olayları anlatan gravürlerden bir sergi vardı. Bazılarını gerçekten sevdiği, bazılarını ise deyim yerindeyse hor gördüğü alnının çizgilerinin aldığı biçimden anlaşılıyordu. Kolumdan tutup pencereye götürdü. Karşıda Vlademirski Katedrali sadeliğinden taşan güzelliği ile göğe doğru uzanıyordu. “Güzel değil mi?” dedi. Bu bir soru değil de, zaten hissetmem gereken bir duygunun onaylanma cümlesi olarak pencereye asılı kaldı.

Sempozyumun yapıldığı salon müzenin üst katındaydı. Birlikte çıktık. On yıl önce geldiğimde bu salon yoktu ya da böyle değildi. Cin fikirli bir küratörün elinden çıktığı aydınlatılmasından seçilen renklere değin her halinden belliydi. Girdiğinizde karşı duvarın üstüne asılmış şeffaf bir tabutun içinde Holbein’ın Ölü İsa’sı sizi karşılıyordu. Fyodor Mihayloviç kendi kendine mırıldandı: “Bu tablo!.. Bu tablo! Ona bakarken inanan biri inancını yitirebilir.” Prens Mışkin’in dilinde Rogojin’in evinde tabloyla karşı karşıya kaldığı anda bir haykırış olarak çıkan bu cümle onun dilinde sönüp gitti. Belli ki tablo hakkında çok düşünmüş birinin hala açmazda olan ruh hali vardı bu sönüşte.

Salon bu haliyle gerçeküstü bir mekânı andırıyordu. Yaşlı bir kadın, Ölü İsa’nın altında, duvarın solunda bir masaya oturmuş elindeki metni okuyordu. Ellili yaşlarında bir adam da masanın sağına ilişmiş, elini yanağına dayamış dikkatle dinliyordu. Her şeyi ve herkesi siyah teslim almış gibiydi. Duvarların karanlığına hapsedilmiş nesneler; resimler, Dostoyevski karakterlerine ait gravürler, başka dillerde basılmış Dostoyevski kitaplarından örnekler ölü bir ışıkla aydınlatılmıştı. Kadın, her halinden belli, bir edebiyat profesörü olmalıydı. Onun arkasında, duvarın içinde, ölgün ışığın altında belli belirsiz buradayız diyen tuhaf karakterlere ait yüzler bu sessiz karnavalın en dikkat çekici figürleriydi. Aralarından bazıları, sanki duvardan fırlayıp profesöre itiraz etmek için fırsat kollar gibiydi.

Salonun ortasına sıralanmış siyah plastik sandalyelerde oturan yirmi altı dinleyicinin hemen hepsi orta yaşın üzerindeydi. Bir edebiyat toplantısından çok bir ayini andırıyordu her şey. “Çıkalım” dedi Fyodor Mihayloviç, “Bu evde çektiğim ıstırapları hatırlayıp zerresinin yükünü bu toplantılarda göremeyince acım artıyor.”