Mekanım Yeryüzü

Mülteci için, “ağlamak terlemek gibidir.”

Altmış yaşındaki İranlı ve kendisi de siyasi mülteci olan N’den duyduğum bu söz, mültecilerle çalışırken söze dökemediğim bir deneyimi öyle yeğin açıklıyor ki… Duygunun öncelikle, sanki bir dürtü gibi, bedensel bir yaşantıya dönüşmesi. Her birinde ağlama eylemi ya bir sara nöbeti gibi, handiyse bilincin eşlik etmediği bir deneyim, ya da neredeyse mimiksiz, ifadesiz bir yüzün çığlığı olarak ortaya çıkıyor.Her iki şekilde de yalnız ruhundan değil bedeninden de olma, bedensizleşme, bedenin o yıkılmış ülkenin temsili haline gelmesi ve sana ait olmaktan çıkması. Ya da bir bu şekilde, bu acıya, bir buna sahip olduğunu hissettiğinde bir bedenin olduğunu da hissetme hali.

On yedi yaşındaki genç kadın bir Afrika ülkesinden… annesi öldürülmüş. Askerler, daha doğrusu onun ve ağbisinin anlatımıyla legal suç çeteleri, kaçırıyorlar. Günlerce ormanda tutuyorlar. Dört buçuk aylık hamile. “Geçmişin acılarını yeniden görüyorum. Annemi öldürdüler. Uyuyamıyorum. Korkutucu rüyalar görüyorum,” diyor. Yüzü bir kayadan az önce biçimlendirilmiş gibi. Heykelin gözlerinden yaşlar sızıyor. Sanki, o değil de, iç savaş koşullarında hudutsuz acılar yaşamış bir halk ağlıyor…

Burada üçüncü sınıf bir otelde kalıyorlar. Yemeklerden şikayet ettiklerinde otel sahibi, “Ben sizin anneniz değilim,” diye çıkışıyor. Abisi kederli, “Biliyor durumumuzu… Yemek vermese de, ‘ben sizin anneniz değilim,’ demesin… Annesizlik kötü bir şey. Biliyor bizim durumumuzu…” diyor.

Hissetmesi imkansız, diyemiyorum.
Bilmemesi imkansız, hiç diyemiyorum.