Bin Dokuz Yüz Seksen Dört: İktidarın Gözleri

                           George Orwel’ in 1948 yılında yazdığı “1984” romanında olaylar tüm dünyaya hakim olan üç ülkeden biri olan Okyanusya nın başkenti Londra da geçer. Birbirleriyle sürekli savaş halinde olan bu üç büyük devletin yönetim anlayışları benzerdir ve totaliter özelliktedir. Savaşlar ülkelerin kendi halklarını baskı altında tutmak amacıyla bilinçli olarak sürdürülmektedir. İnsanların olabildiğince şekillendirildiği ve denetlendiği bir diktatörlük ortamı sözkonusudur Okyanusya da. 1960 yılında “devrim” le iktidara gelmiş olan partinin amacı insanların mutluluğu ve iyiliği için bir gelecek tasarımı değildir. Partinin tek ve yegane amacı iktidar ve bu iktidarı mutlak kılma arayışıdır. Tüm tarihsel birikimi bu amacını gerçekleştirmek için seferber eden parti yönetimi tarih boyunca iktidarlarını kaybetmiş olan yönetimlerin temel zaaflarını tespit etmiş olduğu inancındadır ve belirli bir program içerisinde planlarını uygulamaya koymuştur.

Okyanusya da denetlenme öyle boyutlardadır ki durum “büyük gözaltı” nitelemesiyle anlatılabilir değildir. Çok gelişmiş bilgi ve teknolojik imkanlara sahip ve tüm amacı iktidarını mutlak kılmak isteyen yönetici elitin acımasız politikalarının yarattığı korkudan kurtulacak ne bir mekanın ne insanın olmadığı bir dünyada birey ve insan kalmak olanaksız hale getirilmiştir. Fiziki çevre evlerin içleri de dahil tele-ekran adı verilen hem alıcı hem de verici özellikleri olan araçlar aracılığı ile sürekli gözetlenmektedir. İnsanların tümüyle kontrol altında bulunduruldukları, bütün eylemlerinin hareketlerinin izlendiği yönünde koşullanmalarını sağlayan tele-ekranları kapatmak ve sesini kısmak mümkün değildir.

Tüm denetleme çabalarının nihai hedefi insanları zihinsel ve bilişsel olarak etkisizleştirmek, parti düşüncesi ve uygulamalarını benimsetmek, itaati sağlamaktır. İdeolojik tutumun en katı biçimiyle uygulandığı toplumlarda bekleneceği gibi Okyanusyada da en ağır suç düşünce suçudur. Her çeşit karşı düşünceyi yok etmek amacındaki iktidar için en büyük tehdit özgür düşüncedir. Parti yönetimi bu gerçekliğin farkındadır ve en etkin güç olan “düşünce polisi” nin görevi en küçük bir aykırılık işareti anlamına gelebilecek davranışı, mimiği, jesti, konuşmayı v.s. tespit etmek ve cezalandırmaktır.

“Yüzsuçu” diye bir suç kategorisi vardır. Parti insanlardan iradi bir teslimiyeti yeterli görmez; içgüdüsel bir uyumluluk da talep eder ve uygulamalarını da bunu sağlayacak şekilde planlar. Gerçek anlamda bir suç yasası da suç işleme imkanı da yoktur. Bütün cezalandırmalar ileride suç işleme olasılığını ortadan kaldırmaya dönüktür. Nelerin yapılması gerektiğine ilişkin parti kuralları ve taleplerinin bilinmesi ve uyulması Kafkaesk bir bilinmezin içine düşmeyeceğinizin güvencesi anlamına gelmez : “..Böyle işler hep geceleri yapılırdı; tutuklamalar her zaman geceleri gerçekleşirdi. Ansızın irkilerek uyanmak, hoyrat bir elin omzunuzu sarsması, gözlerinize tutulan ışıklar, yatağı çevreleyen acımasız yüzler. Çoğu zaman ne yargılama olurdu ne de bir tutuklama raporu tutulurdu. İnsanlar ortadan kayboluverirdi, o kadar; ve bu hep geceleri olurdu. Adınız kayıtlardan silinir, yaptığınız her şeyin kaydı yok edilir, bir zamanlar var olduğunuz bile yadsınır, sonra da tümden unutulurdu. Kökünüz kazınır, külünüz göğe savrulurdu: Alışılmış deyimle, buharlaşırdınız.”

Okyanusyada denetlenmeye ihtiyaç duyulmayan bir kesim de vardır. Onlar nüfusun yüzde seksenbeşini oluşturan proleterlerdir. Proleterler parti üyesi değildir, tamamen etkisizleştirilmişlerdir. Sürekli denetlenme, olası bir tehdit potansiyeli olarak görülen parti üyeleri içindir. Ağır ve sıkıcı işlerin altında çoğu zaman gündelik yaşam dışında hiçbir şeyin bilincine varamayacak kadar ezilmektedir proleterler. Yine de eğer varsa aralarında beklentiye uymayanlar; yaşam koşullarının genel özelliğinden dolayı özel bir dikkati gerektirmeyecek şekilde fark edilmekte ve ortadan kaldırılmaktadırlar: “ Bir partiye, bir ülkeye, bir düşünceye değil, birbirlerine bağlıydılar…Onları çekip çeviren, sorgulamayı akıllarından geçirmedikleri özel bağlılıklardı. Proleterler bin yıl, bir milyon yıl geçse de ayaklanmazlar…Proleterler ve hayvanlar özgürdür…”

1960 “devrimi” yle iktidara gelen partinin tüm amacı bireylerin bilincini yok etmektir. Bu amaçla tarih, duygu, bilgi, özgürlük, gerçek gibi kavramlar tersine bir anlam kazanacak şekilde çarpıtılmaktadır. Başta politik ve siyasal olmak üzere tarihsel belleğe ilişkin her türlü belge ve yayın partinin politik ihtiyaçlarına göre yeniden yazılmakta ve düzeltilen bilgileri içeren eserler ne varsa toplatılıp yakılmaktadır: “ Geçmiş, günü gününe, neredeyse dakikası dakikasına güncelleniyordu. Böylelikle, Parti’ nin tüm öngörülerinin ne kadar doğru olduğu belgeleriyle kanıtlanmış oluyor; günün gereksinimleriyle çelişen tüm haber ve görüşler kayıtlardan siliniyordu.”

                           Her türlü tarihsel bilgi, önemli tarihsel kişilikler ve eserlerine ya farklı içerikler kazandırılmakta ya da hiç var olmamış gibi ortadan kaldırılabilmektedirler. İhtiyaç duyulmuşsa hiç var olmamış önemli tarihsel kişilikler ve eserler de yaratılabilmektedir.

Sağlıklı bir bilincin gelişmesini önlemeye dönük çabalardan biri ve parti ideolojisinin ifade aracı olarak görülen “Yenisöylem” adında bir sözlük ve dil yaratılmıştır. Düşüncenin sınırlarının daraltılması hedeflenmiştir. Sürekli geliştirilen yeni basımlarında sözcük sayısı azaltılmakta kavramların sınırları belirsizleştirilmektedir. Yalanla gerçek, iyi ile kötü eşitlenmektedir. Parti, iktidar için çelişkilerin uzlaştırılması gerektiğini düşündüğünden Yenisöylem’ de sözcüklerin olumlu ya da olumsuz anlamlara gelebildiği “çiftdüşün” kavramı yaratılmıştır:

“ …Hem bilmek hem de bilmemek, bir yandan ustaca uydurulmuş yalanlar söylerken bir yandan da tüm gerçeğin ayırdında olmak, çeliştiklerini bilerek ve her ikisine de inanarak birbirini çürüten iki görüşü aynı anda savunmak, mantığa karşı mantığı kullanmak, ahlaka sahip çıktığını söylerken ahlakı yadsımak… Unutulması gerekeni unutmak, gerekli olur olmaz yeniden anımsamak, sonra birden yeniden unutuvermek; en önemlisi de, aynı işlemin kendisine de uygulamak…”

Okyanusya’ da Gerçek Bakanlığı yalanların, Sevgi Bakanlığı işkencenin, Barış Bakanlığı savaşın, Varlık Bakanlığı fakirliğin bakanlığıdır; bu kadar çelişkinin yan yanalığı ve mümkün olabilirliği Çiftdüşün sayesinde vardır ve var olmaya devam edebilmektedir. Parti ideolojisinin üç önemli sloganı vardır: “Savaş barıştır, özgürlük köleliktir, bilgisizlik güçtür.”

Her şeyin devletin denetiminde olduğu, bellekten yoksun bırakılmış, her türlü muhalefetin yok edildiği ya da “kardeşler örgütü” adında bir yeraltı örgütünün insanların biriken öfkesini boşaltmak amacıyla egemenler tarafından uydurulduğu bir toplumu nitelendiren tüm inançlar, alışkanlıklar, beğeniler, duygular, düşünsel eğilimler denetleyenin gerçek doğasının anlaşılmasını engellemek üzere düzenlenmiştir. Bu düzenlemeye uymayan bölük pörçük de olsa kalmış olan bellek kırıntıları, kimliğe ait uzaklaşılamamış şeyler insanları ele vermekte ve “ 101 no’ lu oda” da uygulanan yöntemlerle tertemiz edilmektedir…

İktidarın Düşü İnsanın Karabasanı

1984 romanında kusursuz bir toplum düzenini konu edinen ütopyalara özgü düşşellik yoktur; romanda tasvir edilen, bireye özgü “karabasan” yaşantısının bütün bir topluma yaşatılıyor olmasıdır. Bu toplumda yalnızca dosdoğru düşünmek yeterli değildir; aynı zamanda dosdoğru hissetmeli ve dosdoğru rüya görülmelidir. Aksi takdirde Franz Kafka’ nın Dava adlı romanında banka memuru Joseph K’ nın yaşadıklarının yanında küçük kalacağı korkulu bir düş, bir karabasan insanları beklemektedir.

                           Aykırı, hayalperest, ütopik olanın esin kaynağı olan, ideolojik yapıların karşısındaki ham enerji; ne türden ideolojik çarpıtmalara uğrarsa uğrasın kendi gerçeğini arayan ve bu yönüyle farklı bir gerçekliğin mümkün olabilirliğinin işareti; ideolojik işbirliği ve teslimiyeti reddeden, bilinçte dahil olmak üzere karşıtını kendini yeniden kurmak için zorlayan düş ve onun enerjisi romanda iktidarı değil kişinin kendi varlığını tehdit eder hale gelmektedir. İnsanın toplumsal niteliği Okyanusya’ da benlik için olumsuz bir nitelik taşımaktadır.

George Orwell’ in; Hindistandaki İngiliz sömürge polisliği, İspanya iç savaşında anarşistlerle olan birlikteliği, İkinci Dünya savaşında Nazi Almanyası olgusu, BBC’ de görevliyken Londra Savaş Bürosu’ ndaki Sansür Kurulunun çalışmalarına dönük deneyimleri, Stalin’ in muhaliflerine yönelik uygulamaları gibi tanıklıklarının bir sentezi niteliğindeki romanı “1984”, kendi iktidarını mutlak kılma arayışındaki parti, kişi ya da grupların iktidarlarını tehdit eden tarihsel, düşünsel gerçekliğe ne türden kuşkucu, paranoid bir yaklaşımları olabileceğini ve bunun ne türden görünümler alabileceğini tüm incelikleri ile değerlendiren bir kitaptır. Tarihin gelinen aşamasında romandaki gibi olmayacak olsa bile benzer durumların yaşanabilirliğine dair bir uyarıdır; günümüzde benzer uygulamaların farklı görünümlerde de olsa dünyanın her yerinde yaşanmakta olduğunu anlamak da zor değildir.

Romanı ayrıcalıklı kılan ve belki de en önemli iki yönünden biri, insanın dünyaya geldiğinde içgüdüsel bir gayretle sarıldığı nefesin duyumsattığı ve onu giderme ya da hafifletme amacıyla bir diğeriyle kurmaya başladığı ortaklığın olanağını sağlayan, oluşturmaya başladığımız insanlığın onun aracığı ile filizlendiği şeyin yani acının; ironik bir şekilde ortaklığı, insanlığı ortadan kaldırmak için nasıl kullanılabileceğinin bütünlüklü resmini çizebiliyor olmasıdır. İkinci önemli yönü; iktidarın paranoid bir şekilde tehdit olarak algıladığı insani birikime yönelik tutumunun ve bu birikimi ortadan kaldırmaya dönük uygulamalarının son kertede insanların kendi bireysel varlıklarının, içlerinden isteseler bile söküp atamadıkları özgün yanlarının onlar için bir tehdide dönüşüyor olmasıdır. Böylelikle insanlar onlara en derin acıları yaşatacak olan gerek insani gerek içgüdüsel yönlerine dönük paranoid bir tutum içine girmekte ve bu durumun yarattığı acı ya da karmaşadan kurtulmak için zihinlerini iktidarın gözlerine, Büyük Birader’ in gözlerine bilinçli ya da bilinçsiz açmakta ve teslim olmaktadır.

Paranoyanın Gözleri

Romanın ana karakteri; iktidara henüz tam teslim olmadığı için “son insan” nitelemesiyle tariflenen ve kendisi de parti üyesi olan Winston Smith, henüz onlu yaşlarında iken annesini ve kız kardeşini iktidarın uygulamalarının bir sonucu olarak aniden kaybetmiştir. Kaybedişin zamansızlığı, daha önceden babasını da benzer şekilde kaybetmiş olması, anne ve kız kardeşiyle yaşadığı ve kendini suçlu hissetmesine neden olmuş olaylar geçmişiyle özel bir bağlılık kurmasıyla sonuçlanmıştır. Bu bağlılığa ilişkin yansımalar yaşantısında, rüyalarında varlığını sürdürmektedir. Özellikle çocuğun anne ile olan bağlılığı olmak üzere insanın insanla ne türden olursa olsun bağlığını kabul etmeyen, tek ve yegane bağlılığın partiyle kurulabileceğini söyleyen iktidar anlayışı ile üyesi olmasına ve bakım evlerindeki eğitimlerine rağmen barışamamıştır. Sürekli tekrar eden rüyasında yeşil sulara batmakta olan annesini görmektedir. Rüyada anne, yaşarken hastalıktan muzdarip olan bitkin haldeki kız kardeşine sıkı sıkıya sarılmakta ve kendisine şefkat dolu gözlerle bakmaktadır. Birlikteliklerinde de aynı şefkati göstermiş olan, çok çektirdiği yakınlarına ilişkin bu rüya yaşantısı onun benliğinin simgesi olmuştur. Onlar yeşil sulara hiçbir zaman gömülüp gitmezler ve o da teslim olmaz, olamaz. Annenin gözlerine sığınarak Büyük Birader’ in gözlerinden kaçar. Yaşamında da her yerde onu anlayacak bir çift göz bulabileceği umudunu taşımaya devam eder. Cinsellik Karşıtı Örgütü’nün de üyesi olan ve kendisini çok iyi gizlemiş olan uçarı kız Julia’ da o gözlerle karşılaşır ve aşık olur. Yetmez, var olduğunu sandığı Kardeşlik Örgütü ile bağlantı kurmaya çalışır. Ama bu toplumda alabileceği yol fazla değildir. Kardeşlik Örgütü ile bağlantı kuracak olan gözler Düşünce Polisi O’Brien’ in zeki, paranoid gözleridir; yakalanır. Türlü işkenceden geçirilir ama yeşil sulara bir türlü batmaz, istese de batamaz. Ta ki “101 no’ lu oda” da tüm varlığını yutmaya hazır iki çift gözle, her zaman çok korktuğu aç farelerin gözleriyle karşılaşıncaya dek. O ana kadar ihanet etmediği, sevmeye devam ettiği aşkına ihanet ettirilir: “Julia’ ya yapın! Julia’ ya yapın! Beni bırakın!..”

Julia’ nın, annesinin, kız kardeşinin gözleri yeşil sulara batar. Tüm insani bağlılıklarından arınır. İnsanlık tarihinin en büyük ve son zaferi kazanılır…Dünya yüzeyinde tek bir çift göz kalır…

“…Sonunda kendine karşı zafere ulaşmıştı. Büyük Birader’ i çok seviyordu.”