Politik Psikolojinin Cinleri

Giriş: Psikanalizin ideolojik bir aygıta dönüşüm öyküsü

Psikanaliz, yaratıcısı Freud’un, libidonun biyokimyasal karşılığının keşfedileceği beklentisi dahil, kendini tıbbın içinde tarif etme konusunda tutkulu olduğu dönemler yaşamış olsa da, tıp ve psikiyatri ondan hiç hazzetmedi. Modern psikiyatri bir iyimserliğin, bilinçli toplumsal eylemin, ampirik görgünün ve hümanizmin çocuğu olmuştu. Pinel’le özdeşleşen zinciri kırma eylemindeki etkin güç, Fransız İhtilali’nden başkası değildi. Mazhar Osman’ın Reşadiye Kışlası’nın, Fransızların işgal yıllarındaki karargahının yerinde Bakırköy Akıl Hastanesi’ni kurma deneyimi ile Cumhuriyet’in ülküleri arasındaki bağlar verimli fakat başka bir incelemenin konusudur. Psikanaliz ise, edebiyat ve felsefedeki kökleri XIX.yüzyılda belirginleşmiş olsa da, kurumsallaşması temel alındığında iki savaş arasının çocuğudur. Bilimde ‘belirsizlik’in gücüyle determinizmin onulmaz bir yara aldığı, Avrupa’da devrim umutlarının tükenmeye yüz tuttuğu, parçalanmanın sanatta dadaist yıkıma hayatta ise çarkların altında ezilmeye vardığı, Kafkaesk bir hayatın tohumlarının atıldığı bir dönemde biçimlendi. Topluma atfedilebilecek hemen hiçbir ‘bilinç’ türüyle kıymetli bir rabıta geliştirmek ile ilgilenmedi. Onun toplumu, uzun yıllar, hemen hep ‘kitle’ oldu ve toplumun kitleye evrildiği bu kavramsal dönüşüme niye gereksinim duyulduğu belliydi: psikanalizin kuruluş döneminin acılarının; yani özellikle kıta Avrupasındaki devrim girişimlerinin kana bulanmışlığının, yeni sonuçlanmış bir dünya savaşının yıkımlarının ve ufukta beliren bir ikincisinin yapabileceği yıkımların tarifsizliğinin gösterdiği gibi kitlesel eylemlilik, bilinç ile değil körlük ile maluldü. Psikanaliz bir iyimserlik ikliminde değil kötümserlik vahasında doğdu. Buradaki çerçeveye uygun bir ifadeyle, en yetkin ifadesini Kafka’da bulan ‘böcekleşmiş’ bireyin, ‘talihin elinde oyuncak bile olamamış’ Gregor Samsa’nın kaderiyle ilgilendi. Zira, Gregor Samsa, hiç de bilinçli eylemliliğinin bir sonucunu yaşıyor gibi görünmüyordu. O bir sabah, kendini böcekleşmiş bulmuştu ve böcekleşmiş olduğunu keşfedebileceği, psikanalizin bakışıyla, yaşadığı hayatın en has bilgisini ‘bilince çıkartabileceği’ bile şüpheliydi.

Modern psikiyatri, bir de bu nedenle psikanalizden hiç hazzetmedi: çıkış noktasına ‘Rönesans-yeniden doğuş’ dediği, temel öngörülerini sağlıklı kabul ettiği ve bilince büyük önem atfettiği bu projede, proje ile ilgili gibi duran bir ‘enkazın’ nedenleri, dolaylı da olsa sorgulanmaktaydı. Kafka’nın edebiyatta açtığı Dava’nın bir benzeri ruhbilim alanında açılmıştı ve davacıların önemli bölümünün hekim olduğu göz önüne alınırsa, orada durmayıp, psikiyatriye de bulaşacağı anlaşılmaktaydı. Direncin izlerini bizzat Freud’un yaşamında görmemiz mümkündür. Freud, başlangıçtaki kısa dönem bir yana, bilgiyi bir kurumda değil muayenehanesinde üretmiştir. İnsan gerçekliği ile ilgili yetkin bir araştırmayı deha düzeyinde sürdürmesine rağmen, toplumcu fikirlere selamsızlığı ve üstelik hor görüsü bilinmektedir. Bunun kör gözüm parmağına bir örneği Einstein-Freud mektuplaşmasıdır. 1931 yılında Uluslararası Entelektüel İşbirliği Enstitüsü(International Institute of Intellectual Cooperation) "aydınların Milletler Birliği’nin ve entelektüel yaşamın ortak çıkarlarına hizmet edeceği düşünülen konularda" yazışmasını ve bunların yayınlanmasını hedefler. Einstein’a, geçtiğimiz yüzyılın büyük rasyonalistine de öneri götürülür, o da Freud’u seçer. Freud’un bu çabayı sıkıcı ve kısır bir tartışma olarak gördüğü biliniyor. Yine de Einstein’a yazdığı mektupta, bugün benzer sorunlara onun temellerini kurduğu kuramla bakanların kaçındıkları kabulleri işlemekle işe başlar. Bir: tarih şiddetin özsel olarak değişmediği ve yeni biçimler kazandığı süreçtir; yasalar ile kaba şiddet birbirlerinin karşıtı değildir; aralarında özsel bir fark yoktur. Toplum eşit olmayan unsurlardan oluşur ve "... toplumun adaleti toplum içindeki eşit olmayan güçlerin bir dışavurumuna dönüşür; yasalar yönetenler tarafından ve yönetenler için yapılır." Yönetici sınıf, bu kavramı Freud kullanıyor, gücü elinde tutmak isterken, baskı altındakiler gücün adaletli bir şekilde yeniden dağılımını talep ederler ve yönetenler sıklıkla bu talebi kabul etmezler. Sonuçta, Freud’un mektubundan aynen alıyorum, "bunu başkaldırı ve iç savaş izler." İki: bir insan gurubu iki yolla birarada yaşar ve bir toplum oluşturur; "şiddetin zorlayıcı gücü ve üyeleri arasındaki duygusal bağlar(teknik adıyla özdeşim)." Bunlardan ya birisi, ya da her ikisi etkin olabilir. Sıklıkla bu duygusal bağ fikirler olarak ortaya çıkar. Freud’un, bu yazının çerçevesi ile de ilgili olan örneği Panhelenizm’dir: "komşu barbarlardan üstün olma duygusu... Yunanlılar arasındaki savaş geleneklerini yumuşatmaya yeterli olur, ama Yunan ulusunun farklı kesimleri arasındaki savaşçı ihtilafları önlemeye, hatta bir kentin veya kentler konfederasyonunun, rakibi karşısında avantaj kazanmak için Persli düşmanlarıyla ittifak yapmaktan alıkoymaya yetmez... Kanunun başlangıçta kaba şiddet olduğu, hatta bugün bile şiddetin desteği olmaksızın yapamayacağı gerçeğini gözardı etmemiz büyük bir hata olacaktır." Üç: Freud, insanın serüveninde, insanla birlikte bu serüvenin temel öğelerinin de değiştiğini düşünmektedir. Bu da, politik psikolojide ‘bilinçdışı çatışmalar’ı halklar arasında handiyse ebedi düşmanlık gerekçesi olarak formüle edenlerden önemli bir ayrımdır. "Uygarlaşma sürecine paralel gelişen ruhsal değişmeler" üzerinde duran Freud, uygarlığın özellikle iki temel karakteristiğini vurgular: "içgüdüsel yaşamı yönetmeye başlayan aklın güçlenmesi ve sonuçtaki onca avantajıyla ve tehlikesiyle saldırganlık dürtülerinin içselleştirilmesi... kültürel tutumun ve gelecekteki bir savaşın sonuçlarına yönelik haklı korkunun, belli bir süre sonra savaşlara bir son verilmesini sağlayabileceğini ummak bir ütopya olmayabilir... uygarlığın gelişimini destekleyen her şey aynı zamanda savaşa karşı da etkinlik gösterir."

Kıta Avrupası’nda Frankfort ekolü ile birlikte, Reich ve Fromm gibi kuramcılar Freud’un biçimlendirdiği bilgi alanını, psikanalizi, toplumcu fikirlerin kaynağı olan Marksizm ile harmanlamaya mesai verdiler. Avrupa kültür çevresindeki bu uzlaşı çabasına karşılık gelen başka bir çaba da pratikte, daha çok da Kuzey Amerika’da en azından 1960’lara, yani psikofarmakolojinin etkinleştiği döneme değin sürdü ve sigorta şirketlerinin talepleri de gözönüne alınarak psikanalizin süresinin kısaltılması, terapinin aşırı şematik hale getirilmesi gibi gelir-geçer çözümler önerildi. XX.yüzyılın son çeyreği benzer birçok örnek gibi bu çabaların da kan kaybettiği dönem oldu. Marksizm, önerdiği toplum projelerinin ilk örneklerinin yıkılışıyla gözden düştü ve psikanaliz ile Marksizmi buluşturmaya yönelik çabalar da aynı akıbete uğradı.

Bu çabaların yarattığı ve yaşanılan yıkımla boş kalan alan ise psikanalizin kötüye kullanımından gücünü devşiren ‘politik psikoloji’ ile dolduruldu. Psikanaliz, bireysel düzlemde; büyük çoğunluğun ulaşamadığı, pahalı, seçkinci bir ‘hizmet alanı’ haline gelirken, toplumsal düzlemde; seçkinlerin toplumsal ve toplumlararası meseleleri çözümlemek için kullandıkları bir ‘bilgi alanı’ oldu, belki de yönetilenler hakkında yöneticilere sunulan bir ‘servis alanı’na malzeme taşıdı. Özellikle politik psikoloji alanında yazılanları okudukça, kişi yalnız diğer bilim disiplinlerinin değil, tüm tarihin, tüm mitolojinin ve hatta sanatın bu yazılanları doğrulamak için kurgulandığı sanısına kapılıyor. Bu kötüye kullanım o denli açık ki, disiplinlerarasılığa vurgunun eninde sonunda bu vurguyu yapanların kendi disiplinlerindeki bir krizi aşmaya, sıklıkla da örtmeye yönelik bir işlevinin olduğunu yazmış olan Althusser’e, politik psikoloji özelinde şu yargımızı da ekleyebiliriz: disiplinlerarasılık talebi olan bir disiplin, burada ruhbilim, kendisini merkeze alarak bilgiye yeni bir hiyerarşi kurma niyetiyle de birlikte vardır ve bu disiplinin açıklayıcılık gücü ne denli şişirilirse o denli ideolojik bir yapıntı haline dönüşür. Sonuçta, yapısına bir eter gibi sinmiş ideolojik yükle birlikte, bu ideolojik yük görünür hale geldikçe, temasa geçtiği her bilgi alanını sakatlamakta, yok saymaktadır. Fukoyama’nın tarihin sonunu ilan ettiği ve tezinin Türkçe’de dolaşıma girdiği yıllar, daha öncesinde ruhsal zorlanmalar ile ilgili toplumsal etkenlerin rolünü yazılarında işlemiş ve tıbbiyeyi Türkiye’nin hangi ilinde okursak okuyalım yazdığı ders kitabıyla kuşkusuz kuşağımın psikiyatri hocası olmuş Orhan Öztürk’ün, psikiyatri kongrelerinde vurgusunu toplumsaldan biyolojiye eğdiği yıllardır. İstanbul’da yapılmış bir biyolojik psikiyatri kongresinde, Orhan Hoca’nın, yıllarca sürmüş dinamik psikiyatri vurgusunu, bir inanç sorunuymuş gibi, "ben yanılmışım... biyolojik alanda çalışmalıyız..." türünden ve içimi acıtan bir biat tatsızlığıyla dökülen cümlelerle ifade ederek bu dönüşümü özetlediğini anımsıyorum. Bu yıllar, aynı zamanda bu eleştiri yazısının yöneldiği metin olan, Volkan ve Itzkowitzs’in "Türkler ve Yunanlılar-Çatışan Komşular" kitabının yayınlandığı yıllardır. Şüphesiz bu atmosfere eklenebilecek başka örnekler de vardır.

Bu örneklerin aynı tarihsel kesitte ortaya çıkmasının rastlantı olmadığının en yetkin işareti şudur: XX.yüzyılın son çeyreğinde bu öykü yaşanırken, psikofarmakoloji, ilaç endüstrisinin en çok kar getiren alanlarından biri, sienes(CNS-central nervous system: merkezi sinir sistemi) bölümleri en gözde bölümler oldu. Iraklılar ile Amerikalılar, Volkan ve Itzkowitz’in kuramınca, aralarındaki ‘seçilmiş travmalar, seçilmiş zaferler, psişik çatışmalar...(!)’ nedeniyle ve Saddam’ın kişisel ve Bush’ların aile tarihinde arayanın bela kabilinde bulacağı gibi, travma ve zafer arayışları gereği savaşmak durumuna geldiler. Bağdat’a, medyadaki tabirle canlı kalkan olmaya giden Batılıların bir bölümü bu ‘psişik çatışmalar’dan bihaber olduklarını anlamakta geciktiler ve Anglosaksonların Irak’a saldıracaklarını gördüklerinde ne yaptılar? Memleketlerine döndüler ve dönmeden önce, Iraklılara, lazım olur diye depresyon ilaçları dağıttılar.

‘Türkler ve Yunanlılar/Çatışan Komşular’: düşmanlığın metafiziği

Freud’un yazdıklarında, kavimler arasındaki çatışmaların, özellikle bilinçdışı süreçlerle çözümlenmesine yönelik belirgin bir tutum yoktur. Psikanaliz kavramlarıyla, halkların birbirlerine karşı tutumlarını çözümleme çabası, sözünü ettiğimiz gibi, çok sonra ortaya çıkmıştır. Buna niye gereksinim duyulduğunun iyi bir ifadesi, şu alıntıdır (ve altını çizdiğim vurgular yapılan çalışmanın ideolojik yükünü iyice ele vermektedir):

"Ulusların ve etnik grupların birbirleriyle nasıl ilişki kurduklarına dair düşünce tarzımıza yeni bir düzenleme getirmemiz gerektiği açıktır. Saunders şöyle diyor: ‘Eski mercekler artık dünyayı odaklayamadığı ve geleneksel söz dağarcığı doğru olarak tanımlayamadığında, yeni mercekler üretmek ve taze bir dil yaratmak hem gerçekçi hem de akılcı olacaktır.’

Harold Saunders’in izinden giderek, bu kitabın amacının uluslar arası dinamikleri daha iyi anlamak ve eyleme yönelik öneriler oluşturmak üzere, gözlemlerimizi diğer paradigmalarla bütünleştirmemize yardımcı olacak yeni bir psikolojik mercek üretmek olduğunu söyleyebiliriz.

Farklı etnik kökenleri olan komşuların psikolojisine bir örnek sunmak ve bu psikolojinin nasıl olup da politik, ekonomik, yasal ve askeri etmenlere egemen olan, göze görünmeyen bir odak haline gelebileceğini göstermek için bu çatışmayı kullanmak istiyoruz... Bu kitapta ilk olarak büyük grup komşuların psikolojisine genel bir bakış getirecek, sonra da Türkler ve Yunanlılar arasında Türk Selçuklu Sultanı Alparslan’ın 1071’de Malazgirt’te Bizans İmparatoru Romanos Diogenes’i mağlup etmesiyle başlayan karşılaşmaları ve düşmanlıkları ve bunların yanı sıra ortaklıkları tartışacağız.

1999’a kadar Türk-Yunan politikalarında büyük bir değişme olmadı. Türkiye ve Yunanistan’daki 1999 depremleri ve iki tarafın karşılıklı yardım çabaları Türk-Yunan ilişkisinin rengini değiştirdi, bu yumuşama ve insancıllaşmaya bazıları ‘deprem diplomasisi’ adını yakıştırdılar. Fakat, Türk ve Yunan ilişkilerindeki değişmeler bu kitapta incelediğimiz ‘kimlik meseleleri’ni değiştiremez.

Temel önermemiz şudur: Bir kez bu konu tam olarak anlaşıldıktan sonra, düşman imgesine ilişkin yapıların psikolojik analizi Türkleri ve Yunanlıları ayıran farklılıklara barışçıl çözümler getirmeye daha yakın tutumların geliştirilmesini adım adım kolaylaştırabilir. Amacımız Türkler ve Yunanlılar olduğu kadar, işin içinde olabilecek üçüncü tarafların da, genellikle dış politika ve uluslar arası ilişkilerin belirleyicileri olarak kabul edilen sözde ulusal egemenlik çıkarları, devletlerin hakları ve yükümlülükleri, ulusların prestij ve onuru, taktik-politika-strateji hesapları ve ‘reel-politik’ altında yatan derin ve karmaşık psikolojik gereksinimleri, güdülenmeleri ve kaygıları anlamalarına yardımcı olmaktır. Ayrıca bu kitabın derinlikli bir psiko-tarihsel ve psiko-politik analizin nasıl gerçekleştirildiğine bir örnek oluşturacağını umuyoruz." (Volkan ve Itzkowitz, 2002)

Uzun bir alıntı olduğunun farkındayım. Lakin bu uzun alıntı, bir önceki uzun girizgahın niye yapıldığına dair gerekçemdir. Baştaki Saunders referanslı alıntı, gerçekliğin boşluk kabul etmeyeceği ve ortaya çıkmış boşluğun bir şekilde doldurulacağının ve aynı zamanda toplumların dişiyle tırnağıyla biriktirdikleri birikimin nasıl da hiçleştirileceğinin ifadesidir: Tarihin sonu zaten ilan edilmişti. Meğer ki, belirleyici öğe bilinçdışı süreçlerdir öyleyse tarih politik psikolojinin vargılarından başka nedir ki!.. Bu uzun geçmişin bilgisini soyutlamaya çalışan insan bilimleri geçersizdir ve sözkonusu inceleme alanı toplumların ilişkileri olduğunda biricik görevleri psikolojik çözümlemelere malzeme sunmaktır. Özellikle Batıda ve onca mücadeleyle elde edilen hukuksal normlar da geçersizdir ve bu geçersizliğin biricik sorumluları elbette görünür olanın ‘altında yatan derin ve karmaşık psikolojik gereksinimleri, güdülenmeleri ve kaygıları’ halledememiş Türkler, Yunanlılar ya da diğer halklardır. Bazen, mesela, deprem olur, Yunanlılar ile Türkler arasında yumuşama, ‘insancıllaşma’ belirtileri görülebilir. Bu normal bir süreç değil ‘deprem diplomasisi’dir. "Fakat, Türk ve Yunan ilişkilerindeki değişmeler bu kitapta incelediğimiz ‘kimlik meseleleri’ni değiştiremez." Peki niye? Çünkü derinlikli psiko-tarihsel ve psiko-politik analiz öyle diyor. Bu ‘değiştiremez’ hükmünü içeren metafizik kabulle ilgili tartışmayı fizik bir alana taşımak mümkün mü?

‘Etnik ilişkiler psikolojisi’

İnsan doğar. Bu sözü sevmemek mümkün mü!.. Nebil Özgentürk’ün Bir Yudum İnsan belgeselinin laytmotifi. Öyle devam ediyor. İnsan yaşar...

Gelelim ‘Türkler ve Yunanlılar-Çatışan Komşular’ kitabının yazarlarının anlattığı öyküye. Kitabın adını, metin boyunca TY-ÇK kısaltmasıyla anacağım. TY-ÇK’yı şöyle özetleyebiliriz: Kitabın ‘Tarihe Psikolojik Bir Mercekten Bakış’ adlı ilk bölümü, temel psikolojik tezlerin ortaya konduğu bölümdür. Kitabın geride kalan kısımları ise bu ‘yeni psikolojik mercek’ ile tarihi yorumlama denemesidir.

İnsan doğar. Bebektir. Başlangıçta, ayrı bir kendilik(self) duygusu yoktur. Bebek büyür. Başlangıçtaki zihinsel karmaşa ilk üç yıl içinde gerçek ve bütüncül bir ‘Ben’ duygusuna evrilir. Yazarlara göre, bu evrimin öyküsü, bize Türkler ve Yunanlıların, tabi bu arada Filistinliler ve İsraillilerin, Hırvatlar ve Sırpların, Azeriler ve Ermenilerin niye çatışan komşular olduklarını anlamamız için kuramsal çatıyı sunacaktır. Küçük bir çocuk yaşadığı deneyimleri bütünleştirme yetisine sahip değildir; kendisine neyin haz verdiğini, ‘iyi’ geldiğini ve neyin acı verdiğini, ‘kötü’ geldiğini bilse de, iyi ve kötü’nün aynı ‘nesne’den gelebileceğini, emziren anne ile mesela işe gidip geciken annenin aynı kişi olduğunu algılayamaz. Siyahın siyah, beyazın beyaz ve birçok deneyimin ise gri olduğunu öğrenmesi zaman alır. Bu öğrenme sürecinde çocuğun kendine ait belli parçaları başkalarına veya şeylere yansıtması büyük bir rol oynar. Bütüncül bir ‘Ben’ duygusu için iki tip yansıtma işlev görür: çocuk kendi bütünlüğünü tehdit edici ve kabul edilemez bulduğu ‘kötü’ yönlerini diğerlerine yansıtır; ‘Ben’ değil, O(nlar) kötüdür, ve/veya, çocuk bütünleştiremediği ‘iyi’ yönlerini de başkalarına yansıtır. Yazarlar, "sanki kara bir günde kullanmak üzere bunları güvenceye almak istercesine" diye yazıyorlar. Çocuk, gelişimi boyunca, geçmişte bütünleştiremediği ve başkalarına yansıttığı iyi ve kötü yönlerini, sonradan kendilik temsiline katabilir. Bireyin yapabildiğini, Volkan ve Itzkowitz’e göre, Türkler ve Yunanlılar ve de başka komşu toplumlar yapamazlar, çünkü, çocuğun ait olduğu gruptaki yetişkinler tarafından bazı projeksiyonlar öylesine onaylanırlar ki, "grup projeksiyonları olarak yerleri sabitleşir." Çocuk, bir etnik gruba ait olarak, gruptaki yetişkinlerin desteklediği ortak rezervuarları biriktirir. TY-ÇK’da, Volkan’a atfedilen tez şudur: ‘kötü’ ortak rezervuarlar paylaşılmış ‘öteki’nin(düşmanların) ve ortak ‘iyi’ rezervuarlar ‘biz-lik’in(müttefiklerin) başlangıcıdır. "Biz-lik’ ister bir klan, isterse herhangi bir büyük grup etiketi söz konusu olsun, etnisitenin çekirdeğidir ve ‘öteki’ genellikle komşu bir gruptur." 

                           Volkan ve Itzkowitz’e göre, genel bir ‘komşuluk psikolojisi’nden söz edilebilir. Yukarıda andığımız halklardan komşu olanlar, bilindiği gibi aynı toprak parçasında hak iddia etmektedirler. "Türk-Yunan yüzleşmesi ise başka bir paradigmadır... tüberküloz vakasında..." olduğu gibi. Biz, verem benzetimini ve Kuhncu bilim felsefesi açısından bir bilim alanında- ki yazarlar komşuluk psikolojisi ya da etnik ilişkiler psikolojisi adında bir bilimsel çaba içinde oldukları iddiasındalar- farklı olgulara göre paradigmanın değişemeyeceğine, eğer bir olgunun paradigmayı değiştirme gücü varsa artık o paradigmanın iflasından söz etmek gerekeceğine dair bilisizliği bir yana bırakıp özetimize devam edelim:

Kişinin kendilik ve başkaları duygusu erken dönemlerde ana hatlarına kavuşur ve bu biçimlenişte anne-çocuk etkileşimleri belirleyicidir. TY-ÇK’dan aktarıyorum: "Etnik gruplarda da gerçek dünyadan gelen belli unsurlar ilk önce anne-çocuk kanalından geçer, bu yüzden de gruptaki bütün çocuklar tarafından paylaşılır." Bu cümleyi kavramakta güçlük çektiğimi ve bir totoloji tadı verdiğini itiraf etmek zorundayım. Psikanalizin ana tezlerinden birinin başına ‘etnik gruplarda da’ deyimini koymak, bireysel düzlemden toplumsal düzleme geçiş için yeterli midir?Ya da, "bu yüzden de gruptaki bütün çocuklar tarafından paylaşılır" yargısına ulaştıran nedenselliği anlamaya çalıştığımda, ulaştığım tek vargı: çünkü anneler de ‘etnik.’

"Anne-çocuk kanalından" geçen çocuklar "dünyaları genişleyip, babalar ve öğretmenler" gibi "grubun gelenek ve göreneklerine uygun tepkiler veren diğer önemli bireylerle" ilişkiye geçerler, başka ortak deneyimler edinirler. Babaların ve öğretmenlerin tümünün grubun gelenek ve göreneklerine uygun tepkiler verdiği, bu arada, günümüz modern toplumlarında tüm babalar ve öğretmenler için ortak referans sağlayacak bir gelenek ve görenek örüntüsünün önkabulü kanımca tartışmalıdır. Yine de bu kanımızı tartışmayı başka bir yazıya erteleyebiliriz. Zira TY-ÇK yazarlarının sözünü ettikleri toplumlar, bilinçdışı süreçlerin esaretine boyun eğmiş, geri kalmış, premodern düşmanlıklarının pençesinde devinen az gelişmiş güruhtan gayrı ne ki!..

Bu öykünün, TY-ÇK’da ulaştığı nokta şudur: düşman, bizi öldürdüğü için gerçek, etnik grubumuzdaki insanlarla ‘kötü’ projeksiyonlarımızı paylaştığımız için de ‘kötü’ ortak rezervuardır ve reel olarak her ikisidir.

TY-ÇK yazarları, bundan sonrasında gruplar arası ilişkiler üzerinde duruyorlar ve ‘seçilmiş travma’ ve ‘seçilmiş zafer’ kavramlarına, özellikle düşmanlıkları çözümlemede anahtar bir işlev yüklüyorlar. Kitaptan aktararak özeti bitiriyorum:
"Seçilmiş travma’ terimini, bir grubun üyelerinde başka bir grubun üyeleri tarafından aşağılanmışlık ve mağdur edilmişlik şeklinde yoğun duygular uyandıran bir olay anlamında kullanıyoruz.

Grup travmatik olayın duygusal anlamlarını(ruhsal temsiller) ve duygusal incinmelere karşı ruhsal savunmaları kimliğinin özüne çeker, ve bu incinmişlik ve utanç biçimindeki ruhsal temsilleri ve bunlara karşı savunmaları yılmadan kuşaktan kuşağa aktarır. Seçilmiş travmaların ve bunlara karşı savunmaların ruhsal temsilleri, etnik kimliğin yaşamsal belirteçleri halini alır. Bir travma bir kez seçilmiş travma haline geldikten sonra, bununla ilgili tarihsel doğrular önemini yitirir. Olayın ve bununla ilişkili savunmaların ruhsal temsilinin grubun etnik kimliği üzerinde oynadığı merkezi rol en önemli konuma oturur. Genellikle majör bir seçilmiş travma geçmişten ve gelecekten buna benzer travmalarla yoğunlaşır...

Bir seçilmiş travma bir kuşaktan diğerine aktarıldıkça işlevini değiştirebilir, ya da daha yakın bir travmayla bağlantılandırılarak yeni bir duygusal güç kazanır. Geçmişteki travmaların ruhsal temsillerinin yası tutulamadığında en sık karşılaşılan sonuç çeşitli arındırma ayinlerinin yerleşmesidir... Grup düşmanı kirli olarak görmüşse, kendini temizleme gereksinimi duyacaktır...
‘Seçilmiş zafer’ bir grubun bireylerinde, diğer grubun bireyleri karşısında yoğun bir başarı elde etmişlik veya haklı bir zafer kazanmışlık duygusu uyandıran bir olaydır... Bu olaylar da grubun kendi(self) kimliğinin parçası haline gelir ve kolay kolay elden bırakılmazlar...."

Başlangıçlar: "Onlar en yiğit ve en kalabalık..."

‘Tarihe psikolojik bir mercekten bakış’ iddiasının önkoşulu herhalde tarihi öncelikle ihmal etmemek olsa gerek. Bakış için seçilen merceğin, gerçekliği çarpıtabileceği riski ise her zaman vardır. TY-ÇK’da bunun kanımca tipik örnekleri vardır. Kuram ne diyor: Türkler ve Yunanlılar, seçilmiş travma ve seçilmiş zaferleri olan birer komşu etnik grup olarak birbirlerinin ‘kötü’ ortak rezervuarlarıdır. Geriye kalan düşmanlığın değişmezliğini ‘kanıtlayacak’ tarihsel olguları ayrıştırmaktır. Söz konusu kitapta, tarihin bu ‘kanıt bulma’ sevdası yüzünden nasıl da eğilip büküldüğünün bir hayli örneği var. Ben iki örneği vermekle yetineceğim. TY-ÇK’da, ‘Türkçe Çeviriye Giriş ve Teşekkür’ bölümünde kitabın Türkler ve Yunanlıların tarihine dair ilk cümlesi: "Türkler ve Yunanlılar arasında Türk Selçuklu Sultanı Alparslan’ın 1071’de Malazgirt’te Bizans İmparatoru Romanos Diogenes’i mağlup etmesiyle başlayan karşılaşmaları ve düşmanlıkları..."

Tarih ile ilgili tartışmayı mümkün olduğunca kısa tutacağım. Özetlemek gerekirse:
Bir: Bizanslılar ile Türkler arasındaki ‘karşılaşmaların ve düşmanlıkların’ tarihini Malazgirt ile başlatmak, konuyla ilgili bunca kaynak varken, bir bilgi eksikliğinden çok, tarihi ‘psikanalitik mercekle’ okumaya uygun hale getirmenin sonucudur. Türklere, daha doğrusu Türkomoğol kavimlere ilişkin en eski imgeler, her türlü komşuluktan, temastan çok, belirsizlikten köken almıştır. Uygarlık tarihinde, ‘uysal’ yerleşikler ile ‘saldırgan’ göçerler arasındaki gerilim etkin bir rol oynamıştır. Şüphesiz, Batı uygarlığına da analık, günümüzde yaşananları düşününce belki de babalık(!), etmiş Mezopotamya uygarlığı incelendiğinde görülür ki, Freud’un sözünü ettiği Helen-Barbar ikiliği, çok daha öncesinde Kuzeyli kavimler ile Sümer şehir devletleri arasında yaşanmıştır. Uygarlığın merkezi, Kuzeyli kavimlerin saldırılarıyla tarih boyunca kuzeye göç etmiş ve Mezopotamya birikimi Troya’dan taşarak Helen’e maya olmuştur. Geçmişin ‘kuzeyli barbarları-uygarlık yıkıcıları’, fetheden fethedilir yasası uyarınca uygarlığın yeni temsilcileri olmuşlardır.